Bu mantık hatalarını sıralarken ahkam kesmiyorum. BANA mantık dışı gelen şeyler diye ÖZELLİKLE belirtmek isterim. Doğrusunu bilmek adına sıralıyor olacağım...
(Ki bu bütün omurgayı oluşturan bir mantık hatasıdır)
NORAD bir Rus uydusunun bir füzeyle vurulduğunu bildirir. Gördüğümüz, bildiğimiz kadarıyla etkilenen 4 uydu var. Birincisi vurulan Rus uydusu, 2. si Kowalski ve ekibinin bulunduğu Amerika Uydusu, 3. bir Rus uydusu daha ve Çin uydusu. Forumda bir kaç arkadaş da değindi bu duruma. Uluslararası bir uzay sahasında öyle Afganistan'daki peşmergeler gibi haldı huldur elinizde füzeyle bir uyduyu pörtletemezsiniz! Eminim ki bunun kuralları vardır. Hadi diyelim Ruslar sklemedi ve yardırdı füzeyi ve patlattı uydularını (bunu füze kullanmadan yörünge dışına iterek uzay boşluğuna gönderebiliyorlar diye biliyiroum), hadi diyelim böyle oldu.. Houston der ki bu moloz yığını size saatte 20.000 mil/saat (yanlışım varsa düzeltin) yani 12.500 Km/saat hızla size doğru geliyor! Arkadaşım heeeyy.. Bir daha oku.. 12.500 Km/saat!! Bu hızla önünde hiç bir şeyi bırakmaz içinden geçer kanımca. ve nedense farkettiniz mi bilmiyorum ama önce Rus istasyonuna geçiliyor ancak oraya varıldığında molozlar denk geliyor, ordan ayrılıyor Çin'e biniyor, bu molozlar hopp ordalar.. Yani öncesinde değil R.Stone ablamızla senkron. Öyle ya aksi halde nasıl aksiyon olabilir allaan uzayında?! Dönelim 12.500 Km/saate. Hadi dünyanın çevresinin uzunluğu 40.000 km alalım. Uydu yörüngelerinin farkı ne kadardır bilemiyorum birazdan yapacağım hesapta bunu tolere ederiz belki... 12.500 Km/saat hızla molozlar geliyor. Saatte 12.500 Km yapabiliyorlarsa dünyanın çevresini yaklaşık 3,5 - 4 saat civarında katedebilmeliler. Şimdi bu durumda uydu yörüngesi ile daha geniş bir dairemiz olduğundan bu döngü asla ve asla 4 saatin altında olmamalı. Ancak Kowalski'ye verilen bilgiler ışığında saatlerimizi 90 dk. ayarlıyoruz! Bu arada Houston aşağıda ne yapıyor bilmiyorum ama sanırım kahve molasındalar ki hesaplamaları bir türlü tutmuyor! "Mevcut debris yörüngesi sizin yörüngenizle çakışmıyor." diyerek tam bir kolpacılık yapıyor! Lan yoksa paralel Houston'mu var?! Tam 3 film dakikası sonra "lan bizim ceyms yanlış hesaplamış Füze çarpışmasından gelen moloz bir zincir reaksiyona neden oldu, Başka bir uyduyu vurdu (bu 5. uydu olabilir) ve yeni bir moloz oluşturdu, sizin irtifanıza doğru yüksek hızlı bir mermiden daha hızlı ilerliyor." diyor! ve ekliyor: "anlaşıldı mı?" Anlaşılmadı Hüstın anlaşılmadı!
Ahaa kontrol ederken bir bomba daha buldum! Hüstın ilk uyarılarında molozlar 20.000 Mil/saat hızla.. diyor, ilerde Kowalski "hadi saatlerimizi 90dk. ya ayarlayalım" dediğinde R.Stone "neden?" diye sorunca Kowalski "Houston molozun hızını 50,000 mil/saat olarak belirledi" diyor!!! Kowalski 30.000 mil/saat ekleme yapmış... Olsun!
Off uzun oluyor sıkıldım.. Deymeyecek gibi geldi. Bir de kısaca o uydu senin bu uydu benim dolaşan R.Stone daha kendi uydusuna bile hakim değilken; önce Rusça bir el klavuzu ile rusların Soyuz mekiğini kullanıyor, sonra Çince kontrol paneli olan Çin'lilerin Shenzou Mekiğini!
Son olarak Kowalski'nin hayali gelir ve "Shenzou Mekiğininin yumuşak iniş jetlerini denesene pek bir güzel oluyor o jetler" der. Bir de "iniş kalkıştır" filan! İnişte çarpmaya 3m kala ters itki yapan yumuşak jetleri dünyaya dönmek için itki gücü olarak kullandın. Hadi bunların yönünü görmedik, bilmiyoruz filan yedirdin! Peki inerken 3m kala yumuşak jetlerle yumuşatamadığın o güzelim mekik ve içindekiler ne olur? "Paraşütü vardı ya görmedin mi kör?!" filan demeyin, paraşütsüz uçarım!
Hadi diyelim yumuşak iniş yaptı allahın izniyle filan.. lan neden su yüzeyinde durmuyor da içine su alıyor meret! Adam onca yoldan gelmiş, ölümlerden dönmüş... Reva mı bu?!
Yine burada bir arkadaş söylediydi, astronotlar uzun uzay yolculuklarından sonra pestile dönerler, adaptasyon süreci uzun ve sıkıntılı olur filan diye.. Bunu da belirtmiş olayım.. Ööle çıkar çıkmaz yüzmeler, yürümeler filan?
Aha! Bir de Shenzou mekiğinde düğmelerin yerini bilemezken "o piti piti, hangi düğmeydi karamela sepeti" deyişine ne demeli!
Son olarak "öldürmeyen allah öldürmüyor!"
Bitirdim!
Lütfen polemik yapmadan yanlışlarımı söyleyin... Alfonso Cuarón birinin akrabası ise ona polemik serbest!
Saygılar...
20 Ocak 2014 Pazartesi
2 Ocak 2014 Perşembe
Yaş Hikayesi - Özdemir Asaf
YAŞ 5
Anne ve babamın birbirlerine bağırmalarının beni ne kadar korkuttuğunu öğrendim.
YAŞ 7
Meşrubat içerken gülersem içtiğimin burnumdan geleceğini öğrendim.
YAŞ 12
Bir şeyin değerini anlamanın en iyi yolunun bir süre ondan yoksun kalmak olduğunu öğrendim.
YAŞ 13
Annemle babamın elele tutusmalarının ve öpüşmelerinin beni daima mutlu ettiğini öğrendim.
YAŞ 15
Bazan hayvanların kalbimi insanlardan daha fazla ısıttığını öğrendim.
YAŞ 18
İlk gençlik yıllarımın keder, şaşkınlık, ıstırap ve aşktan ibaret olduğunu öğrendim.
YAŞ 24
Aşkın kalbimi kırabileceğini ama buna değer olduğunu öğrendim.
YAŞ 33
Bir arkadaşı kaybetmenin en kestirme yolunun ona ödünç para vermek olduğunu öğrendim.
YAŞ 36
Önemli olanın başkalarının benim için ne düşündükleri değil benim kendi hakkımda ne düşündüğüm olduğunu öğrendim.
YAŞ 38
Eşimin beni hala sevdiğini, tabakta iki elma kaldığında küçüğünü almasından anlayabileceğimi öğrendim.
YAŞ 41
Bir insanın kendine olan güveninin, başarısını büyük oranda belirlediğini öğrendim.
YAŞ 44
Annemin beni görmekten her seferinde sonsuz mutluluk duyduğunu öğrendim..
YAŞ 46
Yalnızca minik bir kart göndererek bile birinin gönlünü aydınlatabileceğimi öğrendim.
YAŞ 49
Herhangi bir işi yaptığımdan daha iyi yapmaya çalıştığımda, o işin yaratıcılığa dönüştüğünü öğrendim.
YAŞ 50
Sevgi, evde üretilmemişse, başka yerde öğrenmenin çok güç olabileceğini öğrendim.
YAŞ 53
İnsanların bana, izin verdiğim biçimde davrandıklarını öğrendim.
YAŞ 55
Küçük kararları aklımla, büyük kararları ise kalbimle almam gerektiğini öğrendim.
YAŞ 64
Mutluluğun parfum gibi olduğunu, kendime bulaştırmadan başkalarına veremeyeceğimi öğrendim.
YAŞ 70
İyi kalpli ve sevecen olmanın, mükemmel olmaktan daha iyi olduğunu öğrendim.
YAŞ 82
Sancılar içinde kıvransam bile başkalarına basağrısı olmamam gerektiğini öğrendim.
YAŞ 90
Kiminle evleneceğin kararının hayatta verilen en önemli karar olduğunu öğrendim.
ve YAŞ 95
Öğrenmem gereken daha pek çok şeyler olduğunu öğrendim.
"Dün sabaha karşı kendimle konuştum.Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
Yokuşun başında bir düşman vardı.Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum"
Özdemir ASAF
31 Aralık 2013 Salı
Steve Jobs’ın Stanford Üniversitesi'ndeki ünlü konuşması:

12 Haziran 2005′te, Stanford Ünivesitesi’nin diploma töreninde bir konu
Steve Jobs’ın konuşması şöyle:
“Bugün burada, dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin diploma töreninde sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum. Ben üniversiteden mezun olmadım. Gerçeği söylemek gerekirse, üniversite mezuniyetine en yakın olduğum an, şu andır. Bugün size kendi yaşamımdan üç öykü anlatmak istiyorum. Tüm konuşmam, bu üç öyküden oluşacak. Yalnızca üç öykü… Fazla bir şey anlatacak değilim…
“Birinci öyküm, ‘noktaları birleştirmek’ konusundadır:
“Altı ay okuduktan sonra Reed Üniversitesi’ni bıraktım. Fakat gerçek anlamda bırakmadan önce, onsekiz ay kadar daha gidip gelmeye devam ettim. Peki sonra neden yarıda bıraktım bu üniversiteyi?
“Aslında herşey, ben doğmadan önce başlamıştı. Biyolojik annem, açıkca söyleyeyim, yani beni dünyaya getiren annem, evlenmemiş genç ve güzel bir doktora öğrencisiydi. ‘İstenmeden dünyaya gelen’ bebeğini evlatlık vermekten başka bir çaresi yoktu. Ancak bir koşulu vardı: Beni evlatlık olarak almak isteyen ailenin, kesinlikle üniversite mezunu olmasını istiyordu.
“İstediği gibi bir aileyi, ben doğmadan once bulmuştu. Bir avukat ve eşiyle anlaşmış, doğar doğmaz beni evlatlık olarak onların alması için herşeyi önceden ayarlamıştı. Fakat annem, bir konuyu hesap etmemişti. Onların aslında, bir kız bebek istediklerini galiba pek anlamamıştı. Bu yüzden, bekleme listesindeki ailem gece yarısı telefonda ‘Bir erkek bebeğimiz oldu; onu almak ister misiniz?’ diye soran bir sesle karşılaşınca, biraz burukca bir ‘Elbette’ yanıtı verdiler.
“Biyolojik annem sonradan, yeni annemin hiçbir zaman üniversiteden, yeni babamın ise liseden mezun olmadıklarını öğrendi. Evlatlık verme işlemiyle ilgili yasal kağıtların sonuncusunu imzalamayı bu nedenle reddetti. Fakat yeni ailem, beni kesinlikle üniversiteye gönderecekleri konusunda kesin söz verince, annemi yumuşatabildi.
“O günden onyedi yıl sonra üniversiteye başladım. Fakat tuttum, saf saf, burası gibi, Stanford Üniversitesi gibi, pahalı bir üniversiteye girdim.
“İkisi de çalışan kişiler olan, yani işçi sınıfından olan, annem ve babam, ellerine avuçlarına geçen paranın hemen hemen tümünü benim üniversite öğrenimim için harcıyorlardı.
“Altı ay sonra, kara kara düşünmeye başladım ve ‘Bu işin böyle gideceği yok’ dedim kendi kendime.
“Birşeyler yapmalıydım ama, ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Yaşamımı nereye yönelteceğim ve bu yolda üniversitenin bana nasıl yardımcı olabileceği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Burada, annem ve babamın yaşamları boyunca biriktirdikleri tüm parayı harcıyordum. Buna hakkım da yoktu.
“Bu düşünceler altında üniversiteden ayrılmaya karar verdim. Üniversite öğrenimi yapılmadan da yaşamda başarılı olunabileceğine kendimi inandırmaya çalıştım.
“Ve bunda başarılı da oldum. Kendimi buna inandırabildim. Bu kararım o zaman oldukça korkutucuydu ama… Şimdi bakıyorum da, yaşamımda verdiğim galiba en iyi kararlardan biriydi, o kararım.
“Üniversiteden ayrıldığım an, beni hiç ilgilendirmeyen zorunlu dersleri almaktan kurtuldum ve ilgimi çeken derslere girmeye başladım.
“Bu durum, kararımın güzel yönüydü ama, bir de güzel olmayan yönü vardı kararımın. Örneğin, öğrenci yurdundaki rahat yaşamımdan yoksun kalmıştım. Artık kendime ait bir odam yoktu öğrenci yurdunda. Arkadaşlarımın odasında yerde uyuyordum. Depozitolu beş adet kola şişesini götürüp, karşılığında yiyecek birşeyler alıyordum, yemek sorunumu böyle geçiştirmeye çalışıyordum.
“Pazar günleri Hare Krishna Tapınağı’nda bedava ve üstelik güzel yemek veriliyordu. Haftada bir kez olsun güzel bir yemek yiyebilmek için, yaklaşık oniki kilometre uzaklıktaki o tapınağa yürüyerek gidiyor, oradan yürüyerek dönüyordum.
“Bu durum o günler pek hoşuma gidiyor değildi ama, ilgimi çeken konular uğrunda tüm bunlara katlanmamın, yaşamımın ilerideki yıllarında benim için ne denli yararlı olduğunu gördüm.
“Bakınız, bir örnek vereyim size:
“O yıllarda Reed Üniversitesi, ülkedeki belki de en iyi kaligrafi (yazı sanatı) eğitimini veriyordu. Üniversite yerleşkesinin hemen her yeri, güzel yazılarla yazılmış duyurular, dolapların, çekmecelerin üzerindeki çıkartmalar, güzel el yazılarıyla süslenmişti.
“Normal öğrenimimi bıraktığımdan ve zorunlu derslerle artık bir işim olmadığından, kaligrafi derslerine girmeye karar verdim. ‘Serif’ ve ‘Sans Serif’ yazı biçimlerini, farklı harf grupları arasındaki değişen boşluk ölçülerini ve iyi bir ‘yazı dizimi’nin nasıl olması gerektiğini öğrendim bu derslerde.
“Bu öğrendiklerimin hiçbirinin aslında, yaşamımda bana bir yararı dokunabileceğini sanmıyordum. Ancak on yıl sonra, ilk Macintosh bilgisayarını tasarlarken, o derslerde öğrendiklerimi Mac’in tasarımında kullanmayı denedim. Başarılı bir çalışma yaptım ve… Sanatsal ve güzel görünümlü yazılar yazılabilen ilk bilgisayarı oluşturabildim.
“Üniversitede o ‘güzel yazı’ derslerine girmeseydim, bugün Macintosh bilgisayarındaki o çeşitli ve sanatsal yazı biçimleri ve araları ‘özel boşluk’lu yazı karakterleri olmayacaktı. Windows da Mac’i kopyaladığından, bu sanatsal yazı biçimleri büyük bir olasılıkla bugün hiçbir bilgisayarda bulunmayacaktı.
“Kişisel bilgisayarlardaki bu olanaklardan yararlanan tüm kullanıcılar adına tüm içtenliğimle söyleyeyim ki, normal üniversite öğrenimimi iyi ki yarıda bırakmışım ve… Beni hiç mi ama hiç mi ilgilendirmeyen birtakım derslere girerek zamanımı boşuna harcamaktansa, iyi ki ilgimi çeken ‘güzel yazı’ deslerine girmişim.
“Üniversite öğrencisi olduğum günlerde ileriye baktığımda, bu ‘noktaları birleştirmek’ elbette olanaksızdı. Fakat şimdi, on yıl sonrasından başımı çevirip geriye baktığımda, bu noktaların çok uyumlu bir biçimde birleştirildiklerini pırıl pırıl bir açıklıkla görebiliyorum.
“İleriye bakarak, yaşamınızın noktalarını birleştiremezsiniz. O noktaları ancak, geriye baktığınızda birleştirebilirsiniz. Bu yüzden, noktaların gelecekte bir biçimde birleşeceğine inanmanız şimdiden gerekir. Bir şeylere inanmak, güvenmek zorundasınız. Kadere, yaşama, karma öğretime, neye olursa, bir şeye kesinlikle inanmalısınız. Bu yaklaşımım beni hiçbir zaman düş kırıklığına uğratmadı; yaşamımdaki tüm farklılıklar, bu inançlarım nedeniyle gerçekleşti.
“İkinci öyküm, sevmek ve kaybetmekle ilgili.
“Ne yapmayı sevdiğimin ayırdına erken yaşlarda varabildiğim için şanslıydım. Woz ve ben bizim garajda Apple’ı kurduğumuzda, 20 yaşındaydık. Çok çalıştık ve on yılda Apple’ı nereden nereye getirdiğimizi siz de biliyorsunuz: Garajdaki o iki kişiden, 4000’in üstünde çalışanı ve yıllık iki milyar dolar cirosu olan dev bir şirkete dönüştü, Apple.
“En iyi tasarımımız Macintosh’u piyasaya sürdükten bir yıl sonra, işten atıldım. Otuz yaşımdaydım.
“Sorun şimdi bana: ‘Kendi kurduğunuz bir şirketten nasıl çıkarılabilirsiniz?’
“Bu sorunun yanıtı, Apple şirketinin giderek büyümüş olmasında yatıyor. Şirketimiz büyüdükçe, benimle birlikte yönetmesi için işe son derece yetenekli olduğuna inandığım işletmeci almıştık. İlk bir, birbuçuk yıl işler iyi gidiyordu. Ancak işe kendi aldığım bu işletmeciyle giderek, gelecekle ilgili görüşlerimiz farklılaşmaya başladı. Ve bir gün, büyük bir tartışma yaşadık. Aramızdaki anlaşmazlığı yönetim kurulumuza götürdük. Yönetim kurulu onun yanında yer aldı, onu haklı buldu. Ve, kendi kurduğum şirketimden atıldım.
“Otuz yaşımdaydım ve yaşamımın merkezini oluşturan işimin dışında bırakılmıştım. Çok berbat bir duyguydu bu.
“Ne yapmam gerektiğine birkaç ay karar veremedim. Sanki bir önceki kuşağın girişimcilerine kötü örnek olmuşum, onları düş kırıklığına uğratmışım gibi bir duygu kapladı içimi. Elime geçirdiğim orkestra şefi değneğini düşürmüşüm gibi geliyordu bana.
“David Packard ve Bob Noyce ile görüştüm, işleri yüzüme gözüme bulaştırdığım için onlardan özür dilemeye çalıştım. Tam bir başarısızlık örneğiydim. Evimi başka bir semte taşımayı bile düşündüm.
“Fakat giderek, bir şeyler yavaş yavaş kafama dank etmeye başlıyordu. Kapı dışarı da edilmiş olsam, ben yine de eskisi gibi seviyordum işimi. Apple’dan kapı dışarı edilmiş olmam, bu sevgide en küçük bir azalmaya yol açmamıştı. Beni işim reddetmiş değildi ki… İşimin şimdiki başındaki kişiler reddetmişlerdi beni. İşime olan her zamanki sevgim yine sürüyordu.
“Bu gerçekle yüzyüze geldiğim an, karar verdim: ‘Yeniden başlayacağım’ dedim.
“O günlerde pek ayırdına varamamıştım ama… Şimdi çok iyi görebiliyorum:
“Apple’dan çıkarılmam meğer, yaşamımda başıma gelebilecek en iyi olaymış. Başarılı olmanın ağırlığının yerini şimdi, işe yeni başlayan birinin taptaze heyecanı ve o heyecanının kişiyi göklere uçuran hafifliği almıştı. Bu duygu bana, yaşamımın yaratıcı dönemlerinden birine girme özgürlüğü vermişti.
“Sonra neler yaptığımı da anlatayım: O günleri izleyen beş yıl içinde, Next ve Pixar adlı iki şirket kurdum. Daha sonra, ileride eşim olan mükemmel bir kadına âşık oldum. Pixar dünyanın ilk bilgisayar animasyonlu filmini üretti. Dünyanın en başarılı animasyon stüdyosunun sahibidir şimdi bu şirketim.
“Olaylar gelişti, gelişti ve… Apple Şirketi, benim Next Şirketimi satın aldı. Dolayısiyle ben de, ilk göz ağrım olan Apple’a dönmüş oldum.
“Next’de geliştirdiğimiz teknoloji, Apple’ın şu andaki değişiminin belkemiğini oluşturuyor. Apple bugün, bu sağlam belkemiğinin varlığı nedeniyle dimdik ayaktadır.
“Apple’dan kovulmasaydım bunların hiçbiri gerçekleşmezdi diye düşünüyorum. Tadı acı olan bir ilaçtır bu; fakat bence hastanın acı da olsa bu ilaca gereksinimi vardı; bu ilacı alması gerekiyordu.
“Kimi zaman yaşam bize tüm zorluklarını sunar. İşte o an yapmamız gereken tek şey, inancımızı kaybetmemektir. Yaşamımda beni ileriye götüren tek şey, yaptığım işe olan aşkımdır. Bundan hiçbir zaman kuşkum olmadı.
“Yaşamınızda, neyi sevdiğinize ve kimi sevdiğinize iyi karar verin. Çünkü yaşamınızın ekseni, sevdiğiniz kişiyle, sevdiğiniz işinizdir.
“İşiniz, yaşamınızın büyük bir zaman bölümünü alacaktır. O nedenle, yaşamınızın tadını alabilmenizin tek yolu, işinizi sevmenizdir. İşinizi sevebilmenizin tek yolu ise, onun güzel ve yararlı bir iş olduğuna inanmanızdır. Güzel ve yararlı olduğuna inandığınız bir işi yaptıkça, o işinizi giderek daha çok, daha çok seveceksiniz.
“Henüz bulamadıysanız böyle bir iş, yılmayın, aramaya devam edin. Hangi yaşınızda olursa olsun, yüreğinizin sevdiği ve “İşte, bu” dediği kişiyi sonunda bulabileceğiniz gibi, seveceğiniz işinizi de günün birinde kesinlikle bulacaksınız. Yeter ki aramaktan vazgeçmeyin o işi… Göreceksiniz, sonunda bulacaksınız onu da…
“Sonuncusu ise ölümle ilgili…
“Kimin söylediğini bilmiyorum ama, 17 yaşımdayken okuduğum şu sözü, yaşamım süresince hiç unutmadım: ‘Eğer her günü, o gün yaşamının son günüymüş gibi yaşarsan, bir gün kesinlikle doğruyu yapmış olacaksın.’
“Bu söz beni öylesine etkiledi ki, o günden buyana geçen otuzüç yılda her sabah aynaya bakar ve kendime sorarım:
“‘Bugün yaşamımın son günü olsaydı, gün boyu yapacaklarımı gerçekten yapmış olmak ister miydim acaba?’
“Bu soruma ‘Hayır’ yanıtlarım arttıkça, bir şeyleri değiştirmem gerektiğinin ayırdına varırım ve yaptıklarımı ciddi bir biçimde denetleyerek, tek tek gözden geçiririm.
“Eninde sonunda öleceğimi düşünmek, yaşamda büyük seçimler yapmama yardımcı olan en önemli etkendir. Çünkü yaşadığımız dünyaya ait tüm beklentilerimiz, gurur, kibir, her türlü sıkıntı, başarı, başarısızlık gibi ‘bu dünyanın sözüm ona önemli işleri’, ölüm söz konusu olduğunda bir anda tüm önemlerini yitiriyorlar, sözcüğün tam anlamıyla kocaman bir “Hiç” oluveriyorlar.
“Bir gün öleceğimizi unutmamak, kaybedeceğimiz bir şeylerin olduğunu düşünme tuzağından kurtulabilmemiz bildiğim en gerçekçi yöntemdir. Yaşamınızda, yüreğinizin götürdüğü yere gitmemeniz, yüreğinizin sesini dinlememeniz için hiçbir nedeniniz yoktur. O nedenle, korkmayın kulak vermekten, yüreğinizin sesine…
“Yaklaşık bir yıl önce bana kanser teşhisi konuldu. Sabah yedibuçukta hastaneye gitmiştim; pankreasımda bir ur saptandı. Pankreasın ne demek olduğunu bilmiyordum bile… Doktorlar bana, pankreas kanserinin tedavisinin olanaksız olduğunu söylediler ve en fazla altı ay ömrümün kaldığını açıkladılar. Tatsız ama, doktorum bu gerçeği açıklamak zorundaydı bana. Ölümle karşılaşmadan, ona hazırlıklı olmam gerekiyordu. Evimi, işlerimi bir düzene sokmam gerekiyordu. Düşünün, önünüzdeki on yıl boyunca çocuklarınıza anlatmayı düşündüğünüz herşeyi, onlara birkaç ayda anlatmak zorundaydınız artık.
“Yaşamınıza veda etmeden önce, ailenizin yaşamının sorunsuz sürebilmesi için geride her şeyi onlara düzgün bir biçimde bırakmak zorundaydınız. Altı aylık bir ömrümün kaldığı haberi, benim için o altı aylık sürede tüm bu sorumluluklarımı yerine getirmiş olmam anlamı taşıyordu.
“O gün akşama değin, o teşhisle yaşadım. Akşam biyopsi yapıldı, boğazımdan mideme ve bağırsaklarıma endoskop sokup, iğneyle pankreasımdaki urdan birkaç hücre aldılar.
“Ben uyutulmuştum, hiçbir şeyin ayırdında değildim. Uyandığımda eşim, bana verebileceği en güzel haberi verdi: Doktorlar, hücreleri mikroskopta inceledikten sonra, hastalığımın pankreas kanseri türleri arasında tedavi edilebilecek nadir türlerden olduğunu anlamışlar ve o an, görmeliymişim onları, çocuklar gibi sevinmişler. Bir gün sonra ameliyat oldum. Şimdi ise, iyi bakın, iyi görün beni… Bakın, demir gibiyim…
“Doktorumun bana pankreas kanseri olduğumu söylediği işte o an ilk kez yüzyüze geldim ölümle. Umarım o anı, önümdeki 20-30 yıl boyunca bir daha yaşamam. Fakat ölümle yüzyüze gelme anını yaşamış bir kişi olarak size şunu kesinlikle söyleyebilirim: Kimse ölmek istemez. Cennete gideceklerinden emin olan kişiler bile istemezler ölmeyi… Ancak ölüm, hepimizin paylaştığı bir ‘ortak nokta’dır. Hiçbirimiz kaçamamışızdır ölümden. Zaten olması gereken de budur. Ölüm, yaşamın tek ‘en iyi icadı’dır. Yaşamın tek ve gerçek ‘değişim aracı’dır. Yeniye yer açmak için eskinin ortadan kaldırılması gerekir. Şu anda yeni olan sizsiniz, ancak çok da uzak olmayan bir gün, ‘eski olan’ da siz olacaksınız ve siz de silineceksiniz yaşam sahnesinden. Böyle üzücü ve hatta ürkütücü bir konudan söz ettiğim için üzgünüm ama… Bunların tümü gerçektir.
“Zamanınız sınırlı. O sınırlı zamanınızı, başkasının yaşamını yaşayarak harcamayın. Başka kişilerin düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşanan yaşam, dogmaların tuzağına düşmek demektir. Başka kişilerin düşüncelerinin gürültüsü, içinizdeki kendi sesinizi bastırmasın. Daha da önemlisi, yüreğinizin ve sezgilerinizin peşinden gidebileceğiniz denli bir cesarete sahip olun. Sizin gerçekten ne olmak istediğinizi ve nereye gitmek istediğinizi, en iyi onlar biliyorlar çünkü… Yüreğiniz ve sezgileriniz… Onlara inanın, onlara güvenin…
“Gençliğimde, ‘Dünya Kataloğu’ adlı bizim kuşağın başvuru kitaplarından biri olan güzel bir yayın vardı. Stewart Brand adlı bir kişi çıkarıyordu bunu. 1960’ların sonuydu, bilgisayarlardan ve masaüstü yayıncılıktan önceydi. İdealist bir yayındı, çok güzel bilgilerle, öğretilerle, kavramlarla doluydu.
“Stewart ve arkadaşları, bu ‘Dünya Kataloğu’ adlı yayınlarını ancak birkaç sayı çıkartabildiler. 1970’in ortasıydı. O yıl ben, sizin şimdi olduğunuz yaştaydım. ‘Dünya Kataloğu’ kapanmadan önceki son sayısının arka kapağında, ilginç bir fotograf yayımlamıştı. Sabahın erken saatlerinde çekilmiş, uzayıp giden bir yolun fotografıydı bu. Altında da şunlar yazıyordu:
“‘Sizi aç kalmanız rahatsız etmiyorsa, aptal kalmanız da rahatsız etmeyecektir.’
“Onların veda mesajı buydu.
“‘Sizi aç kalmanız rahatsız etmiyorsa, aptal kalmanız da rahatsız etmeyecektir.’
“Bu sözü kendime, kendim için çok kez söylemişimdir. Şimdi ise, birazdan diplomalarını alıp, yaşama ilk adımlarınızı atacak olan size, sizin için söylüyorum:
‘Sizi aç kalmanız rahatsız etmiyorsa, aptal kalmanız da rahatsız etmeyecektir.’
“Hepinize çok teşekkürler.”
Çeviri Pelin Hazar tarafından yapılmış.
Buradan da videosunu izleyebilirsiniz:
26 Aralık 2013 Perşembe
The Broken Circle Breakdown (2012)
Son zamanlarda izlediğim en iyi filmlerden biri... Özellikle dram severler için birebir. Din-dogma, siyaset, aşk, müzik...
Hayatı, yaşamı, ölümü sorgulayan bir Belçika filmi...
Çok beğendiğim bir sahnesi ve repliği var ki buraya yazmayı çok isterim;
(Spoiler gibi değil gibi... Ama filmi izlemediyseniz okumanızı pek tavsiye etmem...)
SPOILER - SPOILER - SPOILER - SPOILER - SPOILER -
Kime acıyorum biliyor musunuz?
Darwin'den bu yana biyolojiye zaman harcayan bilim adamlarına.
Bu harika dünyayı açıklamaya, tanımlamaya ve öğrenmeye çalışanlara.
En zor şartlarda bunu yaparak tüm hayatını harcayanlara.
Ve hâlâ evrim teorisini sorgulayan birilerinin olduğunu şu an duyanlara.
Çünkü o Yehova'ydı.
Yehova, her şeyi yarattı ve yaratılış altı gün sürdü...
4.5 milyar yıl değil yani!
Bu sizi kusturmaya yeter!
Embesil sürüsü!
Ama size bir şey söylememe izin verin. Yehova Tevrat’taki Tanrıdır. Dünyanın %80'inin önünde diz çöktüğü Tanrı bildiğimiz en kötü insanlardan bile daha kötüdür.
İncilinizi kontrol edin. Onu dikkatlice okuyun.
Yehova, geri kafalı ve kibirli olan, etnik temizlik yapan çocuk kurbanlar isteyen
ve insanların inançlarını sadistçe test eden bir manipülatör bir sadist, bir katil, bir ırkçı, bir kadın düşmanı ve bir homofobiktir.
Huzurunda tevazuyla diz çökelim ve ona şükranlarımızı sunalım diye cenneti, yeryüzünü ve insanlığı yarattığı besbelli olan bir diktatördür.
Ben bunun için yaratılmadım.
Öyle bir Tanrı'dan emir almıyorum. Ben bundan çok daha iyiyim.
Ben... Ben bir maymunum.
Ve korkuyorum.
Dostlarıma karşı nazik olmam gerektiğini aksi halde suratıma bir yumruk yiyeceğimi biliyorum.
Bunun için bir Tanrı'ya ihtiyacım yok.
Korktuğumuz için tanrılar yarattık.
Korkudan dolayı, cehaletten dolayı.
Eğer birisi bugün yıldırım Tanrı'nın öfkesidir deseydi ne derdiniz?
Yüzlerine gülüp geçerdiniz.
---------------------------------------------------------------------
Elise (Alabama):
- Biliyordum. Aslında hep biliyordum.
Gerçek olamayacak kadar güzel olduğunu.
Uzun süremeyeceğini. Hayatın böyle olmadığını, cömert davranmadığını.
Birini sevmemelisin, birine bağlanmamalısın hayat seni kıskanır.
Elinden her şeyini alır ve yüzüne güler. Sana ihanet eder.
BITTI SPOILER - BITTI SPOILER - BITTI SPOILER - BITTI SPOILER - BITTI SPOILER -
10 Aralık 2013 Salı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



